Bir Sayfa Seçin

Öyle bir zamandayız ki, deli suyundan içmek zorunda bırakılıyoruz. Tek başına dik durmak yetmiyor, yapayalnız kalıyorsunuz. Ve sonunda sürüye dahil oluyorsunuz. Deli suyu hikayesini bilmiyorsanız, hemen aşağıda okuyabilirsiniz. Farklı versiyonları mevcut, anafikir aynı. Bu örnekle anlatmak istediğim ise, çağımızın ya da toplumun bizi deliliğe nasıl zorladığını ifade etmek olacak.

Deli suyundan içmek hikayesi;

Ülkenin birinde bir köy vardır ve bu köyde, köylünün içme suyunu da sağlayan bir dere vardır. Bu dere nedendir bilinmez bir gün bir değişime uğrar ve bu dereden her kim su içerse delirir. İnsanların delirmesi bir yana, deliren bu insanlar delirmemiş olanlara deli gözüyle bakmaya başlarlar ve türlü baskılarla deli suyundan içmeyenleri bu sudan içmeye zorlarlar. Köyün bilge şahsiyeti ne yaptı ne ettiyse fayda vermez; delirenler deliliklerini kabullenmez ve en sonunda bilge adamı da deli suyundan içmeye mecbur bırakırlar. Sonuçta delilerle akıllılar yer değiştirmiş olur ve koca köyde delirenleri tedavi edecek bir akılı bile kalmadığı gibi deli suyunu içenler yayıldıkça yayılır ve koca ülke delirmiş insanlarla dolar. Kendilerini gerçek akıllılar sanan bu deliler kendi delilikleriyle yok olup giderler.

Bu hikayedeki delilikle özdeşleştirdiğim bazı örneklerden bahsedeceğim.

Çocukların Teknolojiyle – Yeni Medya İle Tanışma Yaşı

İşim sosyal medya olunca, evimiz de teknolojik bir yapı hakim oldu. Bilgisayardan tablete birçok teknolojik cihaz mevcut. Yaşına yeni girmiş oğlum ise bu cihazları yalnızca uzaktan görebiliyor, direkt olarak dokunmak, izlemek ya da oynamak gibi bir izni yok. Sadece kısıtlama olarak algılanmasın, onunla konuşuyorum, henüz bu cihazlarla tanışmak için erken bir yaşta olduğunu anlatıyorum. Başlarda “kısıtlama” gibi algıladığından bizden habersiz alması durumunda sonuna kadar incelemek istiyordu, şimdi daha rahat bir süreç geçiriyoruz, çok fazla ilgilenmiyor. Ailecek televizyon da izlemiyoruz, izlemek istediğimizde ise oğlum uyurken izlemeye çalışıyoruz. Oğlum yanımızdayken herhangi bir misafirlikte televizyon açık ise, “biz televizyon izlemiyoruz, değil mi oğlum?” diyerek, izlememesini sağlıyorum, ki, ben de izlemiyorum onun yanında.

Teknolojik cihazlara bu kadar yakın olup da, onlardan bu kadar uzak olan çok az çocuk vardır sanırım. Aynı şekilde televizyon ve yeni medya kavramları için de geçerli. Yaptığım bu davranışı doğru kabul ediyorum, gerekçelerini ise Waldorf Eğitim Sistemi ve Adem Güneş’in kitaplarındaki tavsiyeler olarak sıralayabilirim.

Bu süreçte sürekli duyduğum şey ise, “ne kadar dayanabilirsiniz ki?” sorusu oluyor, yani çoğunluk deli suyundan içmiş, akıllı gezmekten ne anlayacaksınız gibi tepkiler geliyor. Duruşumuzu bozmadan yolumuza devam edeceğimize inanıyorum.

GDO’lu Gıdalar

Yediğimiz birçok şeyin artık GDO’lu olduğu söyleniyor. GDO zararlı mıdır, değil midir, henüz bilimsel bir ispatı yok. GDO’lu ürünlerden kaçmaya çalışıyorum, ara sıra aklıma takılıyor, “ne kadar kaçabilirim?” diye. Teknolojiyi belki hayatımızdan çıkarabiliriz fakat temel ihtiyaç olan gıdayı hayatımızdan ne kadar çıkarabiliriz? Hangi gıdayı tamamen doğal olarak üretip, tüketebiliriz? Buna gücüm yetmiyor ve süreç gözümü korkutuyor.

Kablosuz Ağlar ve Kanserojen Etkisi

Sigara içmiyorum fakat çevremde kablosuz birçok cihaz mevcut. Hatta oğlumun ateşölçer cihazı dahi kızılötesi ile çalışıyor. Alırken aklıma gelmişti fakat “nereye kadar koruyabilirim?” düşüncesine mağlup olarak almıştım. Şimdi düşünüyorum da, evimde kablolu internet kullandığımı varsayalım, neredeyse tüm apartmak kablosuz internet kullanıyor ve sinyaller illaki bizim evden de geçiyor. Bu konuda “deli suyundan” zorla içiriliyor diyebilirim.

Veri Güvenliği

Kişisel bilgilerimizin gizliliğine ne kadar dikkat ediyoruz? Facebook’ta doldurduğumuz o profiller, gerçekten yalnızca arkadaşlarımız tarafından mı görülüyor? Misal, arkadaşınızın hesabı açık iken başka bir arkadaşının görmesi, sizin için problem değil mi? Bu konuda da öyle bir aşamaya gelmişiz ki, “yapacak bir şey yok” modundayız. Özel bilgilerimizi dahi paylaşmaktan kaçmıyoruz. Ya da özel bilgilerimiz ifşa olduğunda mahcup olmuyoruz. Deli suyundan “sürü psikolojisi” ya da “toplum baskısı” nedeniyle içiyoruz belki de. Ya da içimizdeki bazı duyguları doğru yönetemiyoruz ve sonuçta özgür bir birey olarak tüm bilgilerimizi ellerimizle teslim ediyoruz. Verilen havuçlar günden güne azaltılıyor, bizim ise paylaştığımız bilgiler günden güne artıyor. Bir gün “yavaş yavaş ısıtılan suda haşlanan kurbağa” misali perişan olacağız diye korkuyorum.

Konu o kadar uzayıp gider ki, ne ben yazmakla bitirebilirim, ne siz okumakla… Biraz durup düşünmeye davet ediyorum sizleri, hayatı gerçek anlamda sorgulamanızı istiyorum. Deli suyundan hep içmek zorunda mıyız, yoksa içmek istemeyenler olarak bir araya gelip, başka hayatlar yaşayabilir miyiz?

Share This